Türkiyeliyim… Ermeni’yim… İliklerime kadar da Anadoluluyum. Bir gün dahi olsa, ülkemi terk edip geleceğimi “Batı” denilen o “hazır özgürlükler cenneti”nde kurmayı, başkalarının bedeller ödeyerek yarattıkları demokrasilere, sülük misali yamanmayı düşünmedim. Kendi ülkemi de o türden özgürlükler cennetine dönüştürmek ise temel kaygım oldu.
Şu anda yaşayabildiğim ya da yaşayama-dığım haklara da bedavadan konmadım, bedelini ödedim, hâlâ da ödüyorum…
Kolay bir süreç değil yaşadıklarım… Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu.Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında… O noktada hep çaresiz kaldım. Devamını Oku
Bu inceleme toplumsal bilimlerle belgesel filmcilik arasında mümkün bir birleşmenin boyutlarını tartışıyor. Bunun ön şartlarından birinin hâlihazırdaki “kanaatler sosyolojisinin” bir eleştirisi olması gerektiğine inanıyoruz.
Bu yalnızca sıradan toplumsal araştırma pratiğine yönelik bir eleştiri değil, yorumcu-epistemolojik tarza ve toplumbilimsel yaklaşımların “metin” ve “kanaat” etrafındaki epistemolojik düğümlenişine yönelik bir eleştiridir. Spinoza’nın “duygular öğretisi” bu noktada bizim için merkezi bir öneme sahip: duygular sosyolojisi kendi başına bir epistemik alan olmaktan çok, adanmış olduğu alanda bir praksis oluşturmaya çabalamalı. Bu praksisi nihai olarak Dziga Vertov’un sine-göz ve sine-hakikat yaklaşımında, çağdaş video alanında ise Jean-Luc Godard’ın videoyu bir “düşünme cihazına” dönüştürmeyi amaçlayan yaklaşımlarında görüyoruz
Duygular Sosyolojisine Doğru
Ulus Baker
Çeviri: Harun Abuşoğlu
Birikim Yayınları
Ağustos 2010, 357 Sayfa, 19 TL
Japonlar ve Japon kültürü pek çok etnik fıkraya konu olmuştur. Bu fıkralarda Japonlar gözlüklü, omuzlarına astıkları fotoğraf makineleriyle sağa sola koşuşturan bir turist grubu, topluluk önüne çıkınca yüzlerce defa özür dilemeden söze başlayamayan insanlar olarak betimlenmiştir.
Japonya’da ve Japonya dışında, Japon kültürüyle ilgili kuramlar, Japonları övse de yerse de, şu ortak noktada buluşurlar: Japon kültürü, diğer kültürlerden çok farklı özelliklere sahiptir. Bu çalışmada Masakazu Yamazaki’nin niyeti, Japon kültürünün farklılığını ne vurgulamak ne de göz ardı etmek; sadece, Japon kültürünü, tüm insanlık kültürünün bir parçası olarak ele almak. Kitabın birinci kısmında Batı kültürü ile Japon kültürünün karşılaştırmasını yaparken; ikinci kısımda konuyu evrensel kültür kuramı açısından değerlendiriyor. Bu eser yalnızca Japon kültürünün anlaşılmasına yönelik değil; aynı zamanda kültürün de ne olduğu konusunda düşündürmeyi amaçlıyor.
Japonlar ve Bireycilik
Masakazu Yamazaki
Çeviri: Oğuz Baykara
Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi
Ağustos 2010, 143 Sayfa, 18 TL
Her biri, 12 Eylül darbesinin üzerine atılan örtünün bir ucunu açıyor. Çünkü her biri birer aydınlanma neferi…
İşkence tezgahlarında bile inandıkları değerlere sırt çevirmediler…
12. Eylülün 30. Yılında
İbrahim Dizman, Çiğdem Sezer
İmge Kitabevi
Ağustos 2010, 648 Sayfa, 29 TL
Semih Gümüş, eleştirinin çok okunabileceğini, özellikle gençler tarafından ilgiyle izlenebileceğini çoktan kanıtladı.
Eleştiri yazınımızın önde gelen isimlerinden Semih Gümüş, edebiyatın her alanına yayılan yazılarıyla güncel eleştirinin de kendi okurunu yaratabileceğini gösteriyor, çıkardığı öykü dergileriyle “öyküsever” bir eleştirmen olarak da öne çıkıyor.
Öykünün Kedi Gözü, onun öykü üzerine yazılarından derlediği ikinci kitabı. Daha önce yayımladığımız Öykünün Bahçesi ile büyük ilgi gören Gümüş’ün bu kitabı da genç öykü yazarlarıyla sıkı okurlar tarafından beğeniyle okunacak. Kitap, öykücülüğümüzün kısa bir tarihçesi ile başlıyor. Nabizade Nâzım’dan Sait Faik’e, Onat Kutlar’dan Murathan Mungan’a uzanan çizgi değerlendiriliyor. Ardından son yılların öne çıkan öykü kitapları hakkında ayrıntılı eleştiriler geliyor. Öykü sanatının kapılarını hem okur hem yazar olarak açmak isteyenlere yönelik çok önemli bir kaynak.
Semih Gümüş
Can Yayınları
Eylül 2010, 152 Sayfa, 10 TL
Siyasal sanat veya sanatın siyasallığından ne anlamak gerekir? Eleştirel sanat geleneğinin ve hayatı sanatsallaştırma arzusunun neresindeyiz?
Metalar ve görüntülerin tüketilmesine yöneltilen militan eleştiriler nasıl oldu da birden meta ve görüntülerin her şeye kadir olduğunun melankolik bir şekilde kabul edilmesine veya “demokratik insan”ı hedef alan gerici bir eleştiriye dönüşebildi? Ranciere kitabında, çağdaş sanatın bazı önemli sorunsallarını inceleyerek bu sorulara cevap vermeye çalışıyor. Bir filozoftan “görme” üzerine fikir açıcı bir çalışma.
Jacques Ranciere
Çeviri: E. Burak Şaman
Metis Yayınları
Eylül 2010, 122 Sayfa, 10 TL
Türkiye’de devlete egemen olmuş militer zihniyet çok ufak bir azınlık dışında herkesi bir şekilde ezmiş bir zihniyettir… Bu zihniyet Alevilerin mezhebini zorla Sünnileştirmeyi, Sünni dindarların yaşam tarzını zorla laikleştirmeyi amaçlamıştır…
Bu zihniyet Kürtleri zorla Türkleştirmeyi hedeflemiş, Türklerin de dilini, müziğini ve kültürünü tasfiye edip, zorla Batılılaştırmak istemiştir…
Başörtülü kadınları okul kapılarından kovan da, sırf namaz kıldığı için dindar erkekleri ordudan atan da, Alevilerin kitlesel kıyıma uğradığı olayları tertipleyen de, Kürtlere Jitem eliyle zulmeden de, hem ülkücü Türk milliyetçilerini hem devrimci solcuları hapishanelerde işkence tezgâhlarından geçiren de aynı zihniyettir… Bu ülkede Adnan Menderes’leri katleden de, Deniz Gezmiş’leri katleden de aynı alçak zihniyettir…
Devamını Oku
Güney Afrika’nın her yerinde silahlı militanlar ülkenin kentlerini savaş alanına çevirmişlerdir. Yıllardır kötüleşmekte olan durum bir anda korkunç olaylarla sonuçlanmış, hazırlıksız yakalanan beyaz halk müthiş bir çatışmanın, yakıp yıkmanın içinde bulmuştur kendini.
Üç çocuklu, liberal görüşlü beyaz Smales ailesi bu dehşet çemberinden yıllardır yanlarında çalışan siyah uşakları July sayesinde kurtulur; July onları kendi doğduğu uzak ve ilkel köye kaçırır. O yoksul çevrede, alıştıkları her şeyden uzak, sadece hayatta kalmaya odaklanan, siyahlarla eşitleşen Smalesler’le July’ın hikâyesi, her iki tarafın kişiliklerindeki ve ilişkilerindeki kaymalar, bize bölünmüş bir Güney Afrika’da, siyahlarla beyazlar arasındaki ürkütücü yaklaşımlar ve yanlış anlamalar hakkında unutulmaz bir pencere açıyor. ‘Gordimer’in yazdığı en iyi roman.’ Saturday Review ‘Güney Afrika hakkında başka bir edebiyat eseri okumasanız da Gordimer’in eserleri yeterli olur. . . Bir benzeri yok.’ Sunday Times ‘Soluk kesici…
o kadar mükemmel yazılmış ki içindeki olayların her biri tüyler ürpertici, tekinsiz bir biçimde mümkün olabilir.’ Anne Tyler, New York Times Book Review. 1923 yılında Güney Afrika’da, Johannesburg yakınındaki Springs’te Yahudi göçmeni bir ailenin kızı olarak doğdu. Aralarında Cambridge, Harvard, Columbia, Yale de olmak üzere on beş üniversitenin fahri profesör unvanına, Fransa’nın l’Ordre des Arts et des Lettres nişanına sahiptir. Bir dönem Birleşmiş Milletler iyiniyet elçisi olarak da görev üstlenen Gordimer, Uluslararası Pen’in de Başkan Yardımcısı olmuştur. 1991′de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazar, 1994′te de yine önemli bir edebiyat ödülü olan Booker Roman Ödülü’nü The Conservationist adlı romanıyla almıştır.
“Bir çağın vicdanı olmak isterdim; bir çağın, daha doğrusu bir ülkenin. İdrakimize vurulan zincirleri kırmak, yalanları yok etmek, Türk insanını Türk insanından ayıran bütün duvarları yıkmak isterdim. Muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istikbale bağlayacak köprü olmak isterdim; kelimeden, sevgiden bir köprü…
Ben bu mazlum medeniyetin sesi olmak istiyorum… En büyük tehlike, uzun zamandır müptela olduğumuz yobazlık. Bize düşen, dertlerimizi ömür boyu gönüllerinde taşıyan insanlara sevgiyle eğilmek ve “hödük” idrakimize hata gibi gelen kusurları cımbızla ayıklamaya kalkışmamak. Türk insanı irfandan önce sevgiye ve anlayışa muhtaçtır.” Cemil Meriç
“Bu Ülke,” “Umrandan Uygarlığa”, “Bir Dünyanın Eşiğinde”, “Jurnal” gibi sıra dışı eserleri dilimize kazandıran düşünce hayatımıza yön veren isimlerinden Cemil Meriç sadece geçmişte olup bitenleri anlamak için değil, bugünü anlamak için de yeniden okunmayı ve anlaşılmayı hak ediyor.
İlk baskısı 1977 yılında, yazarı henüz 24 yaşında iken yapılmış olan Türk Sineması’nda İdeoloji, 33 yıllık sürenin ardından, Sepya Yayıncılık tarafından ikinci kez basıldı.
Kendi alanında yazılan tek müstakil kitap olma özelliği taşıyan eser, Türk Sineması’ndaki ideolojik akımlara genç sinemacı Mesut Uçakan’ın gözünden yorumlar getiriyor.
Mesut Uçakan
Sepya Kitap
Ağustos 2010, 271 Sayfa